30 Nisan 2011 Cumartesi

Bazı şeyler öyle güzel ki..Anlatmaya kıyamıyor insan.
Buralara yolunuz nasıl düştü ve neler hissediyorsunuz bi anlatın bakalım? sorusuyla mimledi beni Ezgi.O zaman şöyle diyeyim.Ergenliğimin öyle bir boyutundaydım ki,bu ergenliği aşmam için yazmam gerekiyordu.Daha iyi anlayabilmeniz için blogtaki ilk yazıma bakabilirsiniz.Tanrım,üç noktalara bakın.
http://yaprakataman.blogspot.com/2008_09_01_archive.html
Babam karga besliyor mesela.Bilemiyorum...

29 Nisan 2011 Cuma

Gıdımla tanışmanızın zamanı geldi diye düşündüm.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Beyaz ekmek ne güzel bir şey cümlesinden sonra gelen ben nasıl bu kadar kilo aldım cümlesi,anlamsızsın.Otur,sıfır !
  • Sıkılıyorum.Sınavlara çalışıyorsun sonra zamanı geliyor ve giriyorsun.Bitecek,biliyorsun e bir tek sen de uğraşmıyorsun sonuçta,ama gel gör ki sıkılıyorsun.Yarın kurtuluyorum.Sonra çırılçıplak tarlalarda koşacağım.Şaka yaptım.
  • Postacılar düşmanım oldu onu da burada belirteyim.İki tane mektup bekliyorum hala getirecekler.Pu !
  • Bakın şöyle bir şey var mesela :AHA
  • İnsanlardan kaçasım var.
  • Yapılacaklar listesi yapayım bari.
  • Şu sıralar hep ''şekerim düşüyor.'' Bahanelerim ve ben,biliyorsunuz.
  • Havalar ısınmayacak bence.Sonsuza dek böyle kalacak.Benim de hep ellerim,ayaklarım ve burnum üşüyecek.Limonlu ice tea aldım ama yok.Getiremedim baharı.
  • Tahammül edebildiğim tek dizi muhabbeti tahmin edersiniz ki Behzat Ç. Saatlerce Hürrem'den ve ÖBGZK'den bahseden  insanlarla aynı oksijeni yakmak bazen kalbimi kırıyor çünkü.
  • Bir de şey sağda okuyorum gözüken kitabı okumaya daha başlamadım.Öyle de bir durum var.İtiraf.com
  • Twitterımı da kapattım.Herkes bilsin yani.
  • Neyse ben gideyim.Tutmayın beni.O zaman şunu da tıklatayım.

25 Nisan 2011 Pazartesi

''Dünyanın ekseni 12 santim kaydı,sen bana bir santim bile yaklaşmadın.''

24 Nisan 2011 Pazar

Şimdi benim beş tane sınavım daha kaldı.Bitsin çok eğleneceğiz.

22 Nisan 2011 Cuma

 Yılda 7 adet kitap okuyormuşuz.Bakın bu da kanıtı.http://www.ntvmsnbc.com/id/25204595/
Bir de sürekli bulutları çekiyorum.
Beş güne yedi sınav sığdırdım.Hala tatlım kelimesinden nefret ediyorum ve hiç konuşmadığım insanlar sınavda Yaprak cevapları biliyor musun dediği anda kendi ismim de dahil olmak üzere her şeyden nefret ediyorum.Huysuz değilim.Yani bence değilim.Ama seni sevmiyorsam bunu belli ediyorum zaten.Bari nefret etmeme neden olma.Değil mi ?

17 Nisan 2011 Pazar

 Bir sürü şey yazdım sildim az önce,karar veremedim.Yarından itibaren sınavlarım başlayacak.İçim sıkılıyor.Ders çalışmak koymuyor.Ama bazen en sevdiğim dediği insanın da kalbini kırabiliyor insan.Sonra ona üzülüyor.Aklının bir kısmı onda kalıyor.Neyse.Ne diyordum.Heh içim sıkılıyor.Bir evde sörvayvır izleyenlerin olması,bir insanın canına kıymasına neden olabilecek kadar trajik.Böylece içim daha da sıkılıyor tahmin edersiniz ki.Güzel insanlar var.Buradan tanıdığım.Seslerini hiç duymadığım.Ama hepsi güzel.Hepsiyle oturup kahve içmek istiyorum mesela,bilemiyorum.Limonlu ice tea de olabilir tabi.Ya da çiğ köfte dürüm yiyelim birlikte.Sıkıldığımı fark ettiğinizi düşünüyorum.Beni çok boşlamayın.Yalnızlık hissi ekşi çünkü,bilirsiniz.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Levent Kazak Haklı.

tTiyatro, ciklet, ve sehven bakan..

tiyatro
tiyatro konusunda hiç gelenekçi olmadım. tiyatronun kutsallığı konusunda abartılı fikirlere sahip değilim. elindeki ayakkabının deliğine üzülen bi ayakkabı tamircisinin kutsallığı neyse, tiyatro da bende odur. türbana hiç karşı olmadım. bu yüzden suçlandım da. siyasi bi sembol olarak da kullanıldığını bildiğim halde, ‘bireysel özgürlük’ ve ‘siyaset’i birbirinden ayrıştıracak hiçbir araç olmadığının da bilincindeydim. ama tiyatro benim alanımdır. yıllardır faal tiyatro yapmadığım halde tiyatro kulislerinde büyüdüm, tiyatro evim oldu. değerli ustalarla çalıştım, onların ağzına baktım, aynı sahneyi paylaştım, yazdım, çizdim, oynadım. gösteri dünyası raconlarını bilirim. bunlar özel tiyatrolarda da, DT’de de aynıdır, kaldı ki dünyada da öyle. pek haz etmediğim, çok ekonomik kullandığım bir kelimedir ‘evrensel’, ama tiyatro evrenseldir. ve çok farklı biçimleri, yolları, dünyaları, dilleri vardır tiyatro anlatımının. tiyatro mekanı o oyunu hazırlayanlarının alanıdır. yazarın, yönetmenin ve en sonunda da oyuncunun. hazırlanan oyun seyirciyi çağırır ve buluşma gerçekleşir. bu buluşmada ev sahibi oyuncudur, seyirci ise misafir. bu komşu misafirliği gibi bir şey değildir, ‘misafir umduğunu değil bulduğunu yer!’ ya da ‘misafire saygıda kusur olmaz!’ gibi durumlar yoktur. Seyircinin beğenmeme, alkışlamama, çekip gitme gibi hakları vardır, bu dürüst bir reaksiyondur. laf bile atabilir. - bizler o atılan laflara cevap vere vere oyuncu olan bi kuşağız - oyun her zaman interaktiftir. direkt ilişki kurulmasa da birbirini dinlersin, o senin sesini dinler, sen onun gülüşlerini ve nefesini. sahnede oynanan oyun seyirciyi güldürmek, mutlu etmek zorunda değildir. oyun eğer oysa, rahatsız da edebilir. bu temasal bir rahatsızlık olabilir ya da oyuncu tarafından seyircinin bizzat gözüne bakarak söylenen bir replik!

ciklet
oyunun sahnelenmesinde yönetmen yabancılaştırma öğeleri kullanmış olabilir. bu öğelerden biri de oyuncunun oyunun dünyasından çıkıp, seyirciyle doğrudan ilişki kurmasıdır. bu modern tiyatroda da kullanılan bir tekniktir. italyan ‘commedia dell’arte’ geleneği, bizim geleneksel meddahımız bu anlatım biçimi üzerine kuruludur. epik tiyatronun kurucusu bertolt brecht buradan beslenmiştir. cem yılmaz’ın gösteride hikayesini anlatırken kalkan bir seyirciye ‘çişin mi geldi?’ diye takılması, öncelikle bir doğaçlama değil, epik bir tekniktir. cem oyunu bozduğu için değil, bir fırsat bulduğu için atar o lafı, gösterinin bir parçasıdır. geri dönersek, oyuncular bu tür sahnelerde seyirciye bakar ve malzeme ararlar, kocasına sarılmış bir kadını, uyuklayan bir adamı, ciklet çiğneyen bir kızı arayıp bulurlar. bu durumdan malzeme çıkarırlar, durumla oynarlar. bu oyunun bir parçasıdır. tiyatroda buluşmanın altında , malzemesi insan olduğundan, büyük bir hoşgörü yatar. eğer seyirci rahatsız olup kalkarsa da, bu onun bileceği iştir, o gider, oyuncu oyununa devam eder. budur. şunu da eklemek isterim, sümeyya hanım kızımızın da kendine göre tripleri, alınganlıkları olabilir, kolay değildir başbakanın kızı olarak yaşamak. tabii bu da onun şahsi bi sorunu olmaktan öteye gitmez. tiyatro binlerce yıldır oradadır. bence hala buraya kadar bir kriz yoktur. asıl kriz bakan günay’ın devreye girmesiyle başlar.

sehven bakan
bir bakanımız var, sanat işlerine filan bakıyor. ciklet olayından sonra çıkıyor ve söz konusu oyuncunun ve de tiyatronun kulağını çekiyor. diyor ki ‘oyununu seyirciye bakmadan oynayacaksın!’ tabii, sayın bakanımız tüm işlerin kendi yaptığı gibi yapıldığını sanıyor. ardından da yapıştırıyor, zaten ‘devlet tiyatroları kapanacak!’.
kendisine doğrudan yolluyorum cümleleri, umarım adresine varır:
sayın bakan,
sizin göreviniz kurumunuzu korumaktır, onu yıpratmak, onu zayıflatmak, onu kapatmak değil. göreviniz, birilerine yaranmak adına, can havliyle, henüz tasarı halinde olan bir fikri nefretle zikretmemek, insanların kafalarında şüpheler doğurmamaktır. göreviniz sanata, tiyatroya saygı duymak, ona itaat etmektir, hakaret etmek değil. oyuncuya oyunculuk dersi vermek değil, özellikle anlamadığınız, yabancısı olduğunuz konularda, ve de yetkilerinizi yanlış anlayarak ahkam kesmemektir göreviniz. oyuncu yönetmeninin yönlendirdiği ve kendi bildiği gibi oynar. kültür bakanı olmak size sahneye burnunuzu sokma hakkı getirmez, siz idarecisiniz, sanatçı değil. sahne yazar, yönetmen ve oyuncuya aittir, madem sehven bakanlık yapıyorsunuz, sizin göreviniz biraz okumak, biraz öğrenmektir. tarihin göz göre göre gömülmesine izin vermek değil, üzerindeki toprakları kaldırmaktır göreviniz. sinemaları kapatmak değil, açmaktır göreviniz. sizden talep edilen bu sanat cellatlığını kabul etmeyip, emekliliğinizi vicdan azabı içinde geçirmemenizi öneririm. kendinize, çevrenize, koltuğunuza ve de sanata sırtınızı dönerek yürüyorsunuz. bir damla saygı atarsanız eğer kenara, kullanırsınız ilerde. levent.

15 Nisan 2011 Cuma

Facebook sayfasında Can Yayınları'nı beğenip,gidip Taksim'deki Can Yayınları'ndan belirlenmiş olan 50 kitaptan istediğiniz bir adet kitabı alabilsiniz.Bir de yalnızca bir yakınınız için de alabiliyorsunuz.Tabi onun da sayfayı beğenmiş olması gerekiyor.Ben iki tane kitap aldım.Biri kendi adıma biri de ablam adına.Haberiniz olsun istedim.Çünkü bir haftalık bir süre için geçerli yalnızca :)

14 Nisan 2011 Perşembe

Can yayınlarının kitabım ve ben yarışmasında birinci oldum dostlar :)

12 Nisan 2011 Salı

  ''Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim...''(Birden,Nürnberg'deki hastaneden kaçıp bu gamalı haç-kentinin içinde kaybolduktan sonra,hastaneye geri dönüp sert,alaycı,sinir bozucu bir kahkaha atarak,''Sholom Aleichem,Doktor,onlar benden daha deli,'' diyen Tilda'yı hatırlamıştı.)...'' ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim.Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim.Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım.Ve sağlıklı olmak,gücünün yettiği kadarıyla,bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir.Ben yalan şeyler vadetmem hiç.Kusursuz,güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır...Üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!''
                                                     SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM

11 Nisan 2011 Pazartesi

                               Bu şahane filmi izleyin.İzletin hatta.

Güzel Güzel Kızlar.



10 Nisan 2011 Pazar

 Bazen bir şeyler yolundayken içimiz sıkılıyor.Havanın kapalılığında bazen huzur bulabiliyoruz.Bazense güneş bile can sıkıyor,yakıyor.İsteklerimiz var.Olduğunda mutlu olacağımızı düşündüğümüz.Sonrası pişmanlık belki de...Sonrası keşke,sonrası acaba...Tırnaklarım ne çabuk uzuyor benim.Bir de ayaklarım yazın da soğuk.Çağrışım kelimesini seviyorum.Her şey birbirini çağrıştırıyor bazen.Bir de ismin gizli o kelimede...Anlama katılan anlam meselesi tabi.Yalnızlık hissi anlık.Bir tat olsa acı değil ekşi olurdu yalnızlık.Dudakları ve yüzü buruşturan.Can sıktığı kırışıklara yansıyan cinsten.Kelimeler birbiriyle yan yana gelmek istedi.Kalemle yazılmış bir kağıt olsaydı bu,buruşturup atardım.Ama her birine ayrı ayrı dokunduğum tuşların anısına,bırakayım da kalsın.

9 Nisan 2011 Cumartesi

...(Nerdeyim
  Kelebeklerden dokunuslar alan bir yaprak gibi inceyim
  Para bozduranlarin az cok bildiği
  Adres soranlarin gene bildiği
  Bir sokakta bir aşağı bir yukarı
  Saatlerce dolaşanların hemen hemen bildiği
  Amansiz bir güceniğim.)

                           Mutlu olduğumda çok çirkin olurum ben.

8 Nisan 2011 Cuma

  • Bazı sabahlar öyle mutlu uyanıyorum ki...Anlamsız ya da asıl anlamlı olan o.Bilmiyorum.
  • Eğlenen bir Yaprak vardı.Ona ne oldu ben de bilmiyorum.Bilen bana da bir ses etsin.
  • Çiğköfte diye bir gerçek var.
  • http://fizy.com/s/1ago07 bu şarkı beni üzüyor.
  • Evden arıyorum onu.Açmıyor.Sonra evi bir numara arıyor.Onun numarası gibi.Açıyorum.Bu numara beni aramış da az önce diyor.Yanlış olmuş herhalde affedersiniz diyorum.Kapatıyor karşı taraf.Sonra ben yeniden arıyorum onu.''Aaa sen miydin? Ev telefonunu ezbere bilmiyorum ki.Ses de ne kadar tanıdık diyordum.''diyor.Ben de acaba yanlış mı aradım diye düşünüyorum bir an için.Şapşallıkta sınırları zorluyoruz.
  • Vizelerim başlayınca şu anda yapmadığım her şeyi yapmak isteyeceğime eminim.Havalar da güzel olur kesin.
  • Dün filmdeki kadın anılar da tıpkı parfüm gibi şişelerde saklanabilse,istediğimiz zaman onları oradan çıkartıp yeniden yaşayabilsek dedi.Kadın haklı beyler diyecektim.Sonra bir baktım bir annem var,bir de ben.Sonra sustum.
  • Parfümlerin hiç hatırlamak istemediğim insanları,en saçma anlarda hatırlatmasını sevmiyorum.Herkes aynı kokmasın.
  • Neyse şimdilik bu kadar saçmalamak kafi bence.

6 Nisan 2011 Çarşamba



Ne dinlemekten,ne paylaşmaktan.Öyle de bir durum.
Shelfarinin Türk versiyonu.Açtım bir hesap ama sevmedim. http://www.okumasitesi.com/

5 Nisan 2011 Salı

                                http://film.iksv.org/tr/film/107 Tavsiye.
Hissizleşmek istediğim anlar var.Hissetmemek istediğim..İyiyi de kötüyü de..Delirmeyi istemek de bu olsa gerek.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Atlar ve Karıncalar

 Altın portakaldan beri beklediğim bir filmdi Atlıkarınca.Konusu,Mert Fırat ve İlksen Başarır isimlerinin yer alması bende merak uyandırması için yeterliydi aslında.Sosyoloji okuduğum için toplumsal sorunları işleyen romanlar,filmler,oyunlar benim için önemli.Okulda gündeme dair,yaşanılan olaylara dair bir şey konuşmuyoruz.Hatta bu konuların özellikle konuşulmasından kaçınıldığını düşündüğümü söyleyebilirim.Okuduğum okul tam anlamıyla kozmopolit bir yapıda.Farklı kültürlerden etkilenmiş,farklı yetiştirilme tarzıyla büyümüş farklı farklı insanlar..Herkesin birikimi farklı,bu nedenle de gündemdeki olaylara,toplumsal problemlere her birimizin bakışı da farklı.Hocaların tartışma ortamından kaçınmasında bunun bir payı olabilir elbette;ancak tartışarak bir şeyler öğrenebileceğiniz bir bölümde okuyorsanız,bu tutumları garipsemeniz de kaçınılmaz oluyor.Şunu izlemeli,bunu yapmalı,şuna gitmeliyim telaşım da aslında tam da bundan kaynaklanıyor.Okuldan alamadıklarımı,belki kendi çabamla edinebilirim diye düşünüyorum.Asıl konuya dönecek olursak son zamanlarda Türk sinemasında işlenen konuların da beni bu anlamda geliştirebileceğine inanıyorum.Çoğunluk,Gölgeler Ve Suretler bu anlamda aklıma gelen iki önemli film.Bunlara ek olarak da en başında da bahsettiğim gibi Atlıkarınca'yı ekleyebilirim.
   Atlıkarınca toplumsal bir olaya ışık tutmakta.Enseste.İlksen Başarır ilk filmi Başka Dilde Aşk'ta işitme engelli Onur'la Zeynep'in ilişkisini yalnızca aşk kavramı üzerinden değil,toplumsal anlamda sorgulamaya açık biçimde işlemişti diye düşünüyorum.Onur'un babasının ona olan tutumu,call centerda çalışan Zeynep'in çalışan hakları konusundaki tavırları,konuşmadan anlaşabilmenin mümkünlüğü gibi...Şimdi bu ikinci filmde,Atlıkarınca'da yine toplumsal bir sorun,yara olan ensest konusu işleniyor.Ve konu öyle güzel,öyle başarılı bir şekilde işleniyor ki,adını magazin dergilerinde filmdeki sahneleriyle değil;pornografik anlamda hiçbir görüntüye yer vermeden bu derece başarılı şekilde işlemesiyle sinema dergilerinde duyuruyor.Filmi anlatmayacağım uzun uzun.Yalnızca gidin ve az kopyalı bu filmi izleyin.Az salonda oynasa da isterseniz mutlaka evinize yakın bir salonu bulabilrsiniz.Haytap'ın çok sevdiğim bir cümlesi var ve belki de aklımda tutup söyleyebileceğim tek cümle de budur : ''Sessiz kalmayın,suça ortak olmayın.'' Bu filme alacağınız bir bilet,bu konunun bilinmesine,bu konudaki bilincin artmasına dair atılmış çok önemli bir adım olacak.

3 Nisan 2011 Pazar

İkinci defa İstanbul Efendisi'ni izledim ben bugün.Yine şahaneydi.Yazacağım en kısa zamanda :)

2 Nisan 2011 Cumartesi

Özellikle yağmurlu havalarda tartışan bir çift tanıyorum.Bir de asla gurur yapamayan bir kız.